Koşuşturmacanın Ötesi: Bir Annelik Günlüğü

Geçmişe Bir Pusula Tutarak Geldim, Sevgili Genç Ben

Sevgili Olan Ben, bu yazıyı okuduğunda muhtemelen bir elinde mineye benzeyen küçük bir kaşıkla, belki de yere düşmüş renkli bir plastik parçasıyla karşılaşıyorsun. Bursa’nın o bahar sabahı, dışarıda güneş varmış ama içerideki savaşın merkezi biziz. Üç yaşındaki o iki minik enerji santraliyle başa çıkmaya çalışırken, kendi iç sesime not düşmek istedim. Sanki yıllar öncesinden geldim de, her şeyin bu karmaşanın içine nasıl sürüklendiğini görmek için zaman yolculuğu yapmış gibiyim.

Şu anlık hissettiğin omuzlarındaki ağırlık, o "her şeyin tam olması gerektiği gibi gitmeli" baskısı… İşte orası değişecek. Unutma ki o kusursuz kareyi yakalama takıntın, bizi kaçırdığımız en güzel anların habercisi oluyor. Oysa hayat, o kareye sığmıyor zaten. Bizim maceramız, siyah beyaz ya da kusursuz renklerle değil; sürünen yağ lekeleriyle dolu o büyük, beklenmedik çerçevede geçiyor.

Hatırlar mısın, yeni bir deneme yaparken düşürdüğümüz o bütün tahılların öğle vaktindeki öfkesini? Ya da yeni bir oyuncağı "tamamen kendi başına çözmeli" diye düşünerek ona ayırdığın o yoğun dikkati? İşte sana diyorum, sevgili genç ben: Bırak çözülmesin. Bırak dağınıklık artsın. O anki o mükemmel düzenleme arzun, bazen sadece ertelediğin bir sonraki büyük kaosu doğuruyor. Doğal beslenme denemelerimiz bile bazen bu bilinçaltımızdaki mükemmeliyetçilikle çarpışıyor; neden her şeyin o ilk denemede cuk diye oturması gerektiğini bekliyoruz?

O Anlık Kabulün Gücü

Oysa artık biliyorum ki, o seslerin kesintisiz devam etmesi, düşen oyuncağın bir türlü tam olarak benim istediğim yere konulmaması ya da o sebze püresinin renginin beklediğimizden farklı çıkması… Bunların hepsi, bizim bu yeni dansımızın notaları. Bu bir başarısızlık değil; bu, o anın ham hali.

Önceki ben, her şeyi bir sonraki mükemmel sahneye taşıma baskısı altında yaşıyordu. Bir tür "Hazırlık Modu"nda gibiydi her şey, sanki bu an geçici bir basamakmış gibi. Ama biliyor musun? Bu kaotik, sesli, bazen de çiğnenmiş ekmek kırıntılarının eşlik ettiği anlar, geriye dönüp baktığımda en saf, en güçlü hikayeyi oluşturuyor. Onlar, o yüksek frekanslı sesler; bizi biz yapan doğal ritmimiz bunlar.

Her şeyin aceleyle mükemmel olacağına inanmak yerine, her şeyin sadece var olduğuna inanmayı öğrenmeliyiz.

Bu bilinçlenme, zamanla o sabır kasımızı geliştiriyor. Ve bu sabrın egzersizi, en çok da beklenmedik anlarda devreye giriyor. Belki de en büyük öğrenim, o üç yaşındaki seslerin sirenlerini dinlerken gelip oluyor: "Tamamdır. Bu da böyleymiş."

Gülümseyerek sana yazıyorum bu satırları, çünkü biliyorum ki o anki gerginlikle de geçeceğiz. Ama sonraki sen var ya, o tüm bu karmaşadan doğan huzurlu melodiye ulaşıyor. Ve inan bana, o müzik her şeye değiyor.