O Beklenmedik Oyun Hamuru Maceraları ve Sabrın Esnekliği
Bugün yine mutfak tezgahında yarı hayat bulunan bir projeyle uğraşıyorum. Eğer bu iki küçük vücut benim bilinçaltımdaki mükemmel organizasyon şemam olsaydı, hayat çok daha düz bir çizgide ilerlerdi herhalde. Ama değil onlar; üç yaşındaki iki küçük kaşifim ve benim onlara eşlik eden malzemelerim. Tezgahın üzerinde duran bu rengârenk, biraz da dağılmış oyun hamurları bütünü, hayatın geri kalanına dair küçük bir meditasyon malzemesi gibi aslında.
Geçenlerde o iki çılgın varlığı sakinleştirmeye çalışırken, onlara verdiğim hiçbir şeyin onları tutmadığını fark ettim. Ya hep aynı macera, ya da tamamen farklı bir kaosa dönüşüyorlardı. Bu durum bazen beni düşündürüyor: Biz yetişkinler, her şeyin bir amacı olmalı, belli bir fonksiyonu bulunmalı diye takıntılıyız. Bir nesneye dokunduk, bir görevi var ya da duygusal olarak bize hizmet ediyor olmalı. Ama çocukların dünyası, bizim gibi "amaç odaklı" değil. Onlar için bir şey sadece oradadır ve o anki ruh haline göre şekil alır.
Bizim de bu oyun hamurlarımız gibi bir potansiyel sürüyor sanırım. Onlara sadece belirli şekilleri vermeye çalışınca, ya direnç gösteriyorlar ya da odaya dağılıyorlar. Geçenlerde bir kaşıkla yapılan belirsiz bir yığın vardı; neydi bu? Bir ejderha mı, yoksa ayaklanmış bir dağ mı? Çocuklar geldi, bu düzensizliği incelediler ve aniden o kaşığın ucundaki en küçük kıvrımı, kendi kurdukları dünyanın merkezi ilan ettiler. İşte o an fark ettim ki, benim "başlangıçtaki niyetim" ne olursa olsun, onların eylemi o potansiyeli alıyor ve tamamen yeni bir bilinmeyene dönüştürüyor.
Bu, benim de hayatıma uygulamaya çalıştığım en zor ders oldu sanırım. Evdeki günlük görevler, çocukların bazen anlamsız görünen o bitmek bilmeyen soruları ya da beklenmedik bir ağlama nöbeti... Hepsi benim için "bu görevin tutarlı çözümü nedir?" sorusunu getiriyordu. Ama bu kaostan doğan en tatlı ders, bazen hiçbir şeyin tutarlı olması gerekmediği. Bazen görevin kendisi değil, o anki akışın tadını çıkarmak önemli.
Kontrolü Bırakınca Gelen Dinginlik
Geçenlerde, koca bir şişe unla oynamaya karar verdik. Bir amaç yoktu; sadece dağılmış, beyaz bir bulut vardı önümüzde. Çocuklar unla oynamaya başladıklarında, ilk başta her şey kontrolden çıkmış gibiydi. Un havada uçuşuyor, yere yağıyor, bütün mutfak bir beyaz tünel gibi görünüyordu. Benim ilk tepkim endişe ve "Durun, buraya yapmamamız gereken şeyler bunlar" diye içimde bir ses vardı. Ama sonra o ses, onların saf odaklanmasına yenik düştü. Onlar için bu felaket değil, bir serbest bırakma anıydı.
Ben de o anda derin bir nefes alıp, kendi dirençli kafamı dağıttım. Ben de unla oynamaya başladım; bir yandan temizlik baskısı vardı, diğer yandan ise bu anlık varoluşsal serbestliği hissettim. O anki gözlemim şu oldu: En değerli şeyler, genellikle en çok kontrol etmeye çalıştığımız ya da tam tersi, hiçbir şeye benzemediği için kayboluyor.
Ve işte o anki farkındalıkla, sabahın erken saatlerinde bir kokuya alındım; unun o hafif, dünyevi kokusuyla karışmış olan, üç küçük insanın enerjisi. O anladı ki, mükemmeliyetçi bir planla girmeye çalıştığım her durum, bu küçük molalarda kurulan o kaotik güzellik karşısında ne kadar da naif kalıyor. Belki de sabır, bu beklenmedik dağılışları görüp onları bir sonraki maceranın hammaddesi olarak kabul edebilmekle başlar. Ve ben, Bursa'daki bu dağınıklığın tam ortasında, her gün yeni bir dersin tohumlarını ekiyorum.