Koşuşturmacanın Ötesi: Bir Annelik Günlüğü

O Küçük Ellerden Geleceğe Mektuplarım Var Diye Düşünürüm

Sevgili geçmişteki ben, şu an her şey o kadar dağınık ki, sanki bir anda bütün evrenin operasyon merkezi burasıymış gibi hissediyorum. Oysa biliyorum ki, bu da benim üç yaşındaki iki çılgınlığımın yarattığı bir mikrokozmos. Şimdi bu kaosu yönetmeye çalışırken, bazen o genç, kendinden emin (ya da sanırım öyleydim) benle konuşmak istiyorum.

Hatırlar mısın, o dönemlerde her şeyin bir algoritması olmalı diye takıntılıydık. Her etkinliğin, her ağlamanın, sanki çözülmesi gereken büyük bir denklemmiş gibi gelirdi gözümde. "Bu neden oldu? Peki sonra ne olması lazım?" diye bir döngüye girerdim. Şimdi bu küçük ellerle, bu sürekli değişen enerjiyle uğraşınca anlıyorum ki... en güzel algoritmalar, planlanmayanlardır.

Oysa o zamanlar, her şeyi bir sonraki adıma göre dizmeye çalışırdım. Örneğin, kahvaltı sonrası çöken o uykusuzluk nöbetlerinin tam olarak hangi besin kombinasyonundan kaynaklandığını bulmaya çalışırdım. Eğer o gün tahılları biraz daha farklı bir sırayla alsaydık, sabah çığlıkları bu kadar yüksek olmazdı diye takılırım hep. Oysa geliyor sesim, "Elifşan, bu çocuklar değil mi? Onlar birer canlı organizma. Girdiğin besinle sadece fiziksel tepkimeye girmiyor, ruh hallerine de etki ediyor. Ve bazen mesele besin değil, sadece o anki duyusal bombardıman."

Ve sonra o küçük oyuncaklarımız var ya. Bir keresinde, mutfakta bulduğumuz kalın kağıt rulolarıyla ne inşa edeceğimize karar veremedik. Benim kafamda ya sağlam bir köprü ya da karmaşık bir tahliye sistemi kuruyordum. Ta ki o iki küçük yaratık gelip, bunu "araba" ilan edene kadar. İşte o an geldiğim nokta burası: En basit kullanım, en saf anlatıdır. Benim kurduğum mükemmeliyetçi yapı, onlar için sadece bir sonraki oyunun başlangıcıymış. Ve ben de bu basitliğin, benim entelektüel çabamdan çok daha değerli olduğunu kabul etmeyi öğreniyorum.

Bu yüzden bu mektubu o genç ruhuma yazıyorum: Acele etme. Her şeyi bir sonraki büyük aşamaya taşımak zorunda değilsin. Bazen, en uzun ve en karmaşık gibi görünen günün ortasında, sadece yere çömelip, bütün o dağılmış parçaları bir araya getirmenin değil, onların varlığını sevmenin kendisi yeterli oluyor. O kaosu yönetmeye çalışma; onunla dans etmeyi öğren.

Güneş doğduğunda koşturmaca başlıyor, güneş battığında da o dingin uğultu devam ediyor. Ve ben bu dingin uğultuda, geçmişteki tüm endişelerimin ne kadar da gereksiz olduğunu görüyorum. Her şey yolunda. Şu an her şey de tam olarak bu kaosun ortasında, nefes alıyor işte.


Bu arada, o rulolardan yaptığımız araba yarışı yüzünden mutfak zemini şu an tamamen sanat eseri gibi duruyor. Servet oldu sayılır, temizlik kısmı hariç.