Bursa Soğuklarında Yapılan Bir Tutam Un ve Sonsuzluk Sorusu
Bugün yine o benim en iyi arkadaşım, üçüncü yılımızı dolduran iki çılgınla geçiyor. Bursa'nın o kendine has, biraz nemli ama bir yandan da her şeye hayat veren havası bu sabah bile üzerimize çökmüş gibi. Sabahın erken saatleri; güneş henüz tam kendini göstermemiş, sadece gri tonlarla odaya sızmaya başlamış. Ve her sabah olduğu gibi, oyunun ritmi yeniden başlıyor: Uyanma çığlıkları, beklenmedik hareketlenme ve o bilinmezliğin büyülü kaosu.
Biliyorum, diğer anne babalarla konuştuğumda benim bu "rastgelelik" dediğim şeyin onlar için ne kadar da büyük bir hayat mücadelesi olduğunu anlatmam gerekmiyor. Sanki benim bu yaşantım, onlar için bir tür akademik tez konusuymuş gibi geliyor bazen. Oysa benim bu kaosum, alın teriyle yoğrulmuş bir tür doğal denge hali. Birkaç gün önce, eski bir ahşap kutuyla uğraşıyorduk; onu onların en sevdiği "gizli hazine sandığı" olarak yeniden tasarlamaya çalışıyordum. Doğal beslenmeyle ilgili bir deneme yapacaktım aslında, bu kutuya konulacak tahılları ve kuruyemişleri kullanarak küçük bir duyusal deney yaratacaktık.
İşte bu denemeler, benim için o büyük fizik kuramlarıyla yaptığım çalışmalara benziyor; her seferinde bir değişken, her seferinde tahmin edilemez bir çıktı. Bu sabah da tam böyle oldu. Hamur işi gibi yoğrulmuş olan o un ve su karışımımız vardı, tam kıvamındaydı. Ben bunu, çocuğun dokunma hissiyle ulaşabileceği bir noktaya getirmeye çalışıyordum; belki o ilk direnç noktasında, yani tam ki bu karışım pişmeden önceki en hassas anında, o tutarlı ritmi yakalayabilirdik.
Ama sonra geldi onlar. Benim için henüz tam oturmamış o ince ayar, onların bu ani bir hareketle tamamen farklı bir boyuta sıçradı. Bir an her şey matematiksel bir hassasiyetle ilerliyordu; malzemelerin oranı, eklenme zamanı… Diğer an ise, elime bir sürü bilinmeyen değişkenle gelmişim gibi hissediyorum. Tıpkı o zar örneğindeki gibi, her gözlem sonrası ortaya çıkan sonuç, önceki denklemin mükemmel bir yansıması olmak zorunda değil. Belki de tam da bu beklenmedik sapma, o sistemin canlılığını korumasının gizli anahtarıdır.
Ve işte bu karekteristik olan, benim için her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu fikri. Bu oyun hamuruyla oynayan eller, benim en gelişmiş sensörlerim bunlar oluyor. Sabrın egzersizi denen şey, aslında tam da bu anlarda devreye giriyor olmalı. Her seferinde mükemmel sonucu beklemek yerine, o dağılımın kendisini gözlemlemek… O karışımın kaşıkla karıştırılırkenki o kontrolsüz ama yine de bir yere varmak isteyen hareketi gibi.
Öğrendiğim tek şey şu ki, mükemmel dengeye ulaşma çabası bazen gereksiz bir direnç yaratıyor. Bırak onu, sadece o anki hareketi kabul et. O da benim bu sabah masadaki un bulduğum gibi, aceleyle bir sonuca varmaya çalışmak yerine, sadece var olmanın o geniş, tahammül dolu anını yaşamak gibi. Ve bu da anne olmak zorunda olduğum en büyük sabır egzersizi sanırım.