Koşuşturmacanın Ötesi: Bir Annelik Günlüğü

#kabullenme

Her Şeyin Bir sebebi Var mı? Hayır, Ama Buna da Alışmak Lazım

Bazen düşünüyorum da, bu hayat dediğimiz olaylar aslında ne kadar da düzensiz. Sanki bütün kurallar, tutarlılık diye bilinmesi gereken o sağlam yapı yerine, bir sürü uçuşan balonun aynı anda bağlanmış gibi olduğu bir karmaşa. Benim küçük laboratuvarım yani üç yaşındaki benim iki büyük deneklerimle geçen bu günlerde, ben de bu kaosu bir tür bilimsel gözlem olarak kabul etmeye çalışıyorum. Etrafımda sürekli değişen, öngörülemez ve bazen de tam bir felaket potansiyeli taşıyan olaylar yaşanıyor. Ve bu durum beni hep şu klasik soruyu sorduruyor: "Acaba her şeyin bir sebebi var mı? Bu kaosun altında da gizli, kusursuz bir mekanizma yatıyor mu?"

Ve bu soruyu yanıtlamaya çalışırken, büyük ihtimalle yanlış bir yere odaklanmışım. Bilim kurgu filmlerindeki gibi, her sabah uyanıp "Bugün de bu döngünün yeni bir parçası olacağız," diye düşünerek mükemmel bir senaryo beklemek, tıpkı bulutların şeklinin her gün aynı olacağını varsaymak gibi naif bir yanılgı. Sanki bu kaotik akışın, bilinçli bir operatör tarafından tasarlanmış bir yazılım gibi çalışması gerekiyor. Oysa o sadece var oluyor.

Ritüel mi, Yoksa Rastlantı mı?

Bir ara gerçekten de her şeyin bir ritüelde gizli olduğuna inanmaya çalışıyordum. Sabahın altısındayken o ilk çığlık geldiğinde, bu bir uyku döngüsünün doğal uzantısıydı; vücudun o günkü enerji harcamasına verilen biyolojik bir yanıt. Akşam yemeğinde masaya oturduğumuzda, o sebzelerin kokusuyla birlikte gelmesi gereken sindirim sistemi bilgisinin birikimi vardı. Her şeyin vücut ısısı, büyüme ihtiyacı veya bilinçaltındaki bir oyunla bağlantılı olduğunu düşünüyordum. Bu, durumu kontrol altına alma çabamın en güzel tezahürüydü belki de. Her olayın bir "nedeni" varmış gibi hissetmek, bu belirsizliğe karşı kurduğum küçük bir tahkimat duvarıydı.

Ama sonra o anlar geliyor ki, bütün bu bilimsel yaklaşımlar havada kalıyor. Örneğin, öğleden sonraki o mükemmel oyun seansı vardı ya... Biri düşmüş bir kaşıkla yere vurulmuş ve o sesin ardından gelen, sanki evrenin sırrını çözmüşler gibi birbirlerine bakıp kahkahalarla güldükleri an. Bu, kesinlikle bir önceki günkü uykusuzluğun veya annenin çayının sıcaklığının doğal bir sonucu değildi. Bu, tamamen o anın yarattığı, havada asılı kalan eşsiz bir enerjinin spontane patlamasıydı.

Kusursuzluğu Arayışın Yoruculuğu

Benim bu süreçte fark ettiğim en önemli şey şu: Kontrol etmeye çalıştığın her şeyi mükemmeliyetle tasarlayamazsın. Ve bu, bazen çok yorucu. Bir anne olarak görevim zaten sürekli bir "operasyonel sürdürülme" modunda olmak. Eğer her şeyin mükemmel, öngörülebilir bir girdiye sahip olmasını beklersem, bu ya hep mükemmel bir senaryo olur (ki o benim hayal gücümün ürünüdür) ya da her şey kontrolden çıkar.

Ya olursa? Eğer bütün bu karmaşa, benim bilinçli çabamın değil de, sadece varoluşun kendisinin spontane bir yan ürünü ise? Belki de bu güzel olan kısım da budur. O anki o beklenmedik, mantıksız görünen sesler, düşen oyuncağın sesi ya da aniden gelen bir gülme krizinin sebebi, aslında o 'kusursuz senfoniyi' oluşturan en doğal notalar olabilir. Onları sınıflandırmaya çalışmak yerine, sadece orada olmak... İşte bu, benim şu anki büyük fizik dersim sanırım.

Ama bakmayın ben böyle yazıyorum diye her şeyin derin bir felsefesi varmış gibi geliyor. Bazen sadece geç saatte ayaklarımı ovuşturup "Şimdi uyuyacaklar, her şey yoluna girecek," diye düşünüyorum. Ve sonra bir yaş daha var olanlardan biri, bütün bu teorik yapımı paramparça eden o tatlı, dirençli enerjiyle beni yeniden uyanık tutuyor. Hiçbir şeyin tam olarak bir sebebi olmak zorunda değil; bazen sadece olduğu için var oluyorlar ve biz de onlara uyum sağlamayı öğreniyoruz. Ve bu, başlı başına büyük bir maceranın başlangıcı.