Her Gün Yeni Bir Kaos Senfonisi: Rastgeleliğe Adapte Olma Sanatı
Merhaba sevgili okuyucularım. Eğer bu satırları okuyorsanız, büyük ihtimalle benim gibi çocukların sesine göre yaşam ritmini ayarlamaya çalışan bir anne ya da babasınızdır. Burası benim küçük koşturmacalarımın, buğulu camdaki yansımaların ve bazen de tam bir fiziksel mücadele alanlarının günlük kaydı. Üç yaş, öyle değil mi? Sanki doğanın en kaotik ve aynı zamanda en saf haliyle birleştiği o kritik eşik. Her gün, sanki bütün fizik kuralları değişmiş gibi başlıyor.
Geçenlerde düşünüyorum da, bu bebekliğimizin o tanıdık döngüsü değil mi? Sürekli bir sonraki kaosa hazırlanma hali. Sabah oluyor, güneş bizi zorla uyandırıyor ve o küçücük varlıklar, sanki dünyadaki bütün enerji rezervlerini aynı anda devreye sokmuş gibi başlıyorlar. Bazen bir tanesi oyuncağının kayboluşunu, diğerine göre on kat daha dramatik bir felaket olarak algılıyor. Ve ben orada, elime aldığım o kâğıtla ya da geçen hafta yapmaya karar verdiğimiz basit bir ahşap oyuncak parçasıyla, bu doğal felaketlere karşı en uygun tepkiyi üretmeye çalışıyorum.
Tahmin Edilemezliğin Ritmini Yakalamak
Eskiden, bir ritim vardı sanki. Uyanma, oyun, öğle uykusu, kitap okuma... Bu basit bir çizelgeydi. Şimdi ise o çizelgeler, sanki bizi izleyen ve hepimizin kurallarını hiçe sayan görünmez bir yönetmene aitmiş gibi geliyor. Bu spontane, öngörülemezlik hali, başta bunaltıcı gelse de, aslında bu olayın en güzel yanı da bu değil mi? Eğer her şey planlı olsaydı, belki de o beklenmedik keşif anlarını kaçırırdık.
Bakın, geçenlerde bütün gün boyunca bir türlü uykuya dalamayan küçük canavarlarım vardı. Naplarım? Sürekli aynı şeyi yapmaktan sıkıldığım için, bu sefer farklı bir yaklaşım denedim. Genellikle ben sakinleştirici ninni ya da o tanıdık masal döngüsünü başlatırken, bu sefer oyunu onların tamamen kontrolüne bıraktım. En ufak bir direncim bile olmasın istedim. Sanki onlara, "Tamamdır, bu sahneyi siz yazın," demiş gibi. Ve ilginç bir şey oldu; oysa kaotik atak geçiren bu küçük organizmalar, kendi yaratıcılıklarını devreye sokarak o kaosu bir anda kolektif bir 'uykuya geçiş seremonisine' dönüştürdüler. Bu, benim müdahale etmeyi bıraktığım anda onların kendi danslarına başlaması gibiydi.
Sabır, Bir Beceri Değil, Bir Kabul Biçimidir
Benim bu süreçte öğrendiğim en büyük şey şu ki, sabır denen o kavramı bir sınav olarak görmek yerine, varoluş biçimi olarak kabul etmek lazım. Buradaki sabır egzersizi; "Bu şu an böyleymiş, ve bu benim de kabul etmem gereken doğal akışın bir parçası" deme becerisi. Oysa bu durumu, sanki bir mimarlık projesindeki o son beklenmedik malzemeye uyum sağlama süreci gibi düşünebiliyorum. Plan ne olursa olsun, elimizde olan malzemelerle (şu anki ruh halleri, o lekeli oyun hamuru ve yarım kalmış şiir defteri) en iyi eseri çıkarmaya çalışmak.
Sanırım bu yüzden, önce sizin gibi sürekli bir ritim arayan anne/babalarla aynı dili konuşabilmek güzel. Bizler, hayatın en büyük ve en küçük sürprizlerine karşı hem en hazırlıklı oluyor hem de en savunmasız. Gerek bu kaosu yönetmek, gerekse basit bir ahşap oyuncağın mükemmeliyetine ulaşma çabası; her şeyin altında yatan o ortak payda: Tam teslimiyet ve bolca mizah.
Akşam üzeri, nihayet herkes dağıldığında geriye kalan o sessizlikte, bütün günün bu renkli, bazen de gerçekten yıpratıcı performansını gözden geçiriyorum. Ve sonra diyorum ki: İşte bu, koşturmacanın ötesiymiş. Bu, yaşamın kendisi.
Hepinize sabrınız bol geçsin sevgili okuyucularım. Belki yarın sizin kaotik senfoniniz de benim için yeni bir keşif noktası olur.