Koşuşturmacanın Ötesi: Bir Annelik Günlüğü

#annelikgünlüğü

Rastgelelik Mitini Yıkmak: Her Şey Kontrol Altında Değil, Ve Bu Tamam!

Bazen düşünüyorum da, bu yaşam dediğimiz şeyin arkasında büyük bir senaryo var mıdır? Her şeyin, her anın, en ufak nefes alışımızın bile mükemmel bir matematiksel denkleme uyduğu o büyük, kusursuz film kurgusu gibi mi? İşte bu yanılgıyı her gün yeniden yaşıyorum, üç yaşındaki iki küçük süper güç merkeziyle birlikte. Ve bunu yaparken fark ediyorum ki, o büyük kurgunun var olma zorunluluğu yok. Aksine, bu benim için en güzel ve en kaotik gerçeğin ta kendisi.

Dışarıdan bakan biri, benim bu günlük koşturmacamı izleseydi; oysa ki ben bunu bir dans gibi görüyorum, bilinçaltımızın ritmiyle uyumlanmış hali gibi. Herkes bir tür 'optimal akış' yaşamak zorunda hissine bürünmüş durumda. Sanki hayat, bir hedef tahtası gibi, her adımın mükemmeliyetle yerleşmesi gereken nihai bir yarışa benziyor. Bizim genç nesillerden bir kısmımız da bunu yapıyor sanırım; her şeyi planlama, her dakikayı optimize etme takıntısı… Sanki doğanın kendisi bile bir ajandaya bağlıymış gibi.

Ama gel gör ki, bu ritüellerin çoğu modern hayatın bize yüklediği bir performans baskısı. Bizim görevimiz mi bu? Her günü, her anı, bir sonraki randevumuza hazırlık olarak görmek mi? Hayır. Benim için bu aceleci bütünlüğün inkarı gerekiyor.

O Kusurlu Anların Değeri

Geçenlerde, iki çılgın meleğimden biri yere düşüp mızmızıyla ağlamaya başladı. Tıpkı bütün o küçük, beklenmedik kaza gibi. "Bak Elifşan," diye iç geçiriyorum bazen, "bu düşme, bu beklenmedik ses, bütün o özenle kurduğum sakinliğin aniden çatlaması… İşte bu, sistemi çökerten düşman mı sanıyorsun?" Hayır. Bu çatlama, bence sistemin en dürüst parçası.

Biz anne babalar olarak, her şeyi mükemmel bir şekilde tutturmaya çalışıyoruz gibi görünüyoruz. Yemekler doğal beslenme denemelerinden sonra bazen komik bir başarısızlığa uğruyor, uyku saatleri ise gezegenlerin doğal döngülerine meydan okuyor. Ve bu küçük aksilikler, bizim 'başarısızlık' olarak etiketlediğimiz o kısım değil. Bunlar, gerçeğin çıplak hali.

Bu rastlantısallığı bir düşman olarak görmek, zaten var olmayan bir hedefi mükemmelleştirmeye çalışmakla eşdeğer.

Gerçek güzellik, tam da bu bilinmezliğin kucağında yeşeriyor. O düşmenin ardından gelen o beklenmedik kahkaha, o uykuya dalma kararının alınamadığı o uzun gerilimli süreç, bu küçük oyuncakları yaparkenki o garip takılmalar… Bunlar, hayatın bize sunduğu filtreler. Eğer her şey olması gerektiği gibi gelseydi, bu maceranın derinliği olmazdı ki.

Benim için rastgelelik, bir bilgi boşluğu değil; aksine, yeni bir potansiyelin doğum sancısıdır. O anki kaosu kabul etmek, o küçük ritüelleri bir performans olarak değil de bir gözlem olarak görmek. Ve sonra gülmek. İyi ki bu düzende varım diyorum, çünkü bu kaosun içinde, en saf ve en gerçek olan biz bulunuyoruz. Her şey yerli yerindedir; sadece o yer, bizim beklediğimiz mükemmel bir çizgi değil. O daha organik, çok daha canlı ve inanılmaz derecede komik.

Rastgelelik Mucizesi: Anneliğin 'Olması Gereken' Senaryosundan Kurtulmak

Selam sevgili takipçilerim. Buralarda yine benim gibi her şeye 'hem evet hem hayır' diyen bir ruhla kaybolmuşum galiba. Bu aralar beni en çok düşündüren şey, hayatın o bildiğimiz gibi ilerlememesi. Sanki hepimiz büyük bir doğaçlama gösterisindeyiz ve senaryoyu o an üretmek zorunda kalıyoruz. Bu durumun bir 'incelemesi' veya 'artıları/eksileri' olmalı diye düşünmeye başladım. Öyle değil mi? Her şeyin bir kılavuzu varmış gibi beklentiye düşüp sonra yüzleşiyorum ki, bu hayatın kendisi bir kılavuzsuz maceraperest.

Bu durumu, tıpkı yeni bir oyuncağın kurulum kılavuzunu okumaya çalışmak gibi düşünebiliriz. Her şeyi yerli yerinde, mükemmel bir sırayla olması gerektiği algısı var zaten bizde. Ama anne olunca anlıyorsun ki, buradaki 'parçalar' bazen gözünden kaçan bir yere düşüyor, bazen de beklenmedik bir köşede ortaya çıkıyor. Örneğin, sabah uyanınca her şeyin mükemmel bir dinginlikle başlaması gerektiğini hayal ediyorum. Kadife perdeler, kuş cıvıltısı, masada demlenen bir bitki çayı... Gerçeklik ise tam tersi oluyor. Üç yaşındaki iki enerji santrali, yere düşürdุก ellerindeki o parlak plastik parçayla bir bütün halinde bağırmaya başlamışlar. Benim görevim bu iki ses yüksekliğini aynı anda yönetirken, aynı zamanda akşam yemeği için mercimek çorbasını kaynatmaya başlamak. Bu, hangi kurulum kılavuzuna uyar acaba?

Kusurlarımız (Ve Onların Güzelliği)

Eğer bu 'rastgele olay akışı'nı bir ürün olarak değerlendirsek, ilk dikkat çeken kısım kesinlikle 'Kusurlar' oluyor. Beklediğim gibi düzenli bir döngü yok. Bir gün mükemmel uyku saatleri yakalanmış gibi geliyor; sonraki gün o döngü tamamen çöküyor ve ben bu sefer 'Acaba bugün hangi yeni biyolojik ritüle uyanacağız?' moduna giriyorum. Bu belirsizlik, bazen beni gerçekten çaresiz bırakıyor. Bir de o beklenti ki, her şeyin yetişkin bir mantıkla çözülmesi lazım. Oysa tam tersi oluyor. Bir görev var: oyuncağın parçalanmış haliyle, yere düşmüş olan ve üstüne bastığımız o minik kumaş oyuncakla bir hikaye yaratmak. Ve bu hikayenin devamını getirmek benim sorumluluğumda değil, onların yaratıcılık kaslarında.

Artıları: Bu Kaosun Nihai Ödülü

Ama sonra geliyor o 'Artılar' kısmı. Ve inanılır gibi değil, bu rastgelelik sayesinde bulduğumuz en saf mutluluklar bunlar. Geçenlerde, bütün gün birbirleriyle mücadele ediyorlardı; birinin ayağına takılmış kaşığını, diğerine bilinçli olarak atmıştı. Bu iki küçük savaşın ardından gelen o sessizlik... O an, ikisinin de uykuya dalmış olması ve ben üzerime çöken bütün o hareketli enerjinin ardından gelen derin, hak edilmiş sessizlik. Bu sessizlik, dünyanın en pahalı ve en değerli ritüelidir benim için. Bitmek bilmeyen bu görevin sonunda gelen o kısa, kutsal boşluk. Ve bu sessizlik sırasında fark ediyorum ki, en iyi oyuncaklarımız onlar oluyor zaten. O anki halinin kendisi bile bir performans sanatı.

Sonuç olarak, bu 'rastgelelik' ya da benim ağzımdan bu kaotik akış, bazen beni bitiriyor; diğer zamanlarda ise yeniden varoluşun en saf halini keşfediyorum. Eğer bu durumu yönetmek bir öğrenim egzersiziyse, konunun ödevi asla bitmiyor; sadece farklı varyasyonlarla kendini yeniliyor. Sabahın erken saatlerindeki bu tam bilinmezlik hali bile, akşam buyurduğunda o tatlı yorgunluğa dönüşüyor. İşte bu, benim Bursa’daki küçük dairemin içinde sürdürdüğüm en büyük keşif yolculuğu.